7 Haziran 2016 Salı

KARABUĞDAY

Uzun bir süredir hayatımdan klasik buğday ve ürünlerini, ayrıca pirinci uzak tutmaya çalışıyorum. 
Bu besinlerin insan sağlığına olumsuz etkileri ile ilgili birçok kaynaktan bilgi edinebilirsiniz. 
Hal böyle olunca ikame edecek yeni besin malzemeleri ararken karşıma çıkanlardan biri karabuğday oldu. Bildiğimiz buğdayla hiç bir ilgisi yok. Üçgen şeklinde olan tohumları tüketilen bir bitki. Kuzukulağıgiller familyasından... Çok yüksek oranda protein içeriyor: %13-%15
Pirinç ve bulgur kullanacağınız her yerde kullanabilirsiniz. Dolmalar dahil. Denemedim ama aşureye de çok yakışacağına eminim.
Bir de unu var tabi. Artık poğaçaları ve kekleri bu unla yapıyorum. Keki sadece karabuğday unuyla yapabilirsiniz. Ama poğaça türevleri için tam buğday vb. unlarla karıştırmanızı tavsiye ederim. Çünkü tek başına kullanıldığında hamur dağılıyor. Ayrıca beyaz unla yapılandan çok daha lezzetli sonuçlar çıkıyor.
Aynı şekilde ekmeği de yapılabilir, tabi ekşi mayayı tercih edin derim.
http://www.karabugday.com/ adresinden merak ettiğiniz tüm bilgilere, ürünlere ve çeşitli tariflere ulaşabilirsiniz. 
Doğal, organik ve sağlıklı beslenmek isteyenler için gayet makul fiyatlara yine bu siteden sipariş verilebiliyor. 

26 Mayıs 2016 Perşembe

DELİ YENGEÇ

MAVİ SULARIN AYKIRI ÇOCUĞU: DELİ YENGEÇ



Özgün olmak, kendin olmaktır. Kendin olmaksa cesaret, o da biraz delilik ister. Deli Yengeç, adı gibi şahsına münhasır ve şaşırtan bir yer.

2013 yılının Şubat ayından beri methini duyardım. O zamanlar, yine Filistin Caddesinde, şimdikinden daha küçük bir mekanda çıktılar yola. Dolup dolup taştığını bilirdim. Gidip görme ve lezzetlerini tatma fırsatım olmamıştı. Kısmet, yeni yerlerineymiş. 2014 Aralık’tan bu yana şimdiki adreslerindeler.
Mekanın sahibi Recep Özen karşıladı beni. İlk sorum ‘bu isim nerden aklınıza geldi’ oluyor haliyle. Öğreniyorum ki Recep bey yengeç burcuymuş. Farklı bakabilen, özel olanı görebilen bir göze sahip. Ayrıca çekirdekten yetişme bir işletmeci… 24 senedir bu işi yapıyor.
155 kişilik bir mekan Deli Yengeç. 17 kişi çalışıyor.  Balık restoranlarının alışılagelmiş dekorlarına hiç benzemiyor. Şık, hatta şıkır şıkır bir yanı var. Ama rahat, sıcak, samimi bir ruh yakalamışlar. Bu ikisi kolay kolay yan yana gelmez genelde. Kısaca, protokolden uzak ama nezih bir atmosfer.
Öyle güzel malzemeler kullanmışlar ki.  Arhavi yaylasındaki bir Ermeni evinden çıkma 300-400 yıllık kapılar ve diğer ahşap detaylar, dekorun içine ince bir zevkle yerleştirilmiş. Duvarlardaki taşlarsa Karadeniz’den gelme. Yine eski bir Karadeniz kayığını (92 model) genişçe bir koltuğa dönüştürmüşler. Bu doğal ve orijinal malzemeler yanında avangard parçalar da yerini almış. Masamızdaki süslü şamdan ve oturduğumuz berjerler bunlardan birkaçı. Sonuç olarak ortaya çıkan eklektik tarz, buraya çok yakışmış.

Fonda Tanju Okan, Zeki Müren, Balkan ve Grek müzikleri, eski 45’likler çalıyor. Parça seçimleri kesinlikle rastgele değil.

Bir süre sonra Deli Yengeç’in diğer yengeci geliyor. Öğrendiğime göre, mekanın müthiş şefi de yengeç burcuymuş. Bu işte bir hayır var belli ki…
Yeni yerlerinde Faruk şefle çalışmaya başlamışlar. 15 yıldır bu işi yapıyor. Tüm tecrübelerini burada harmanlamış. Onun altın çağı başlamış artık. Faruk Gezen, yeteneğini ruhunun zenginliğinden, gönlünün mütevaziliğinden alan bir aşçı. Kendi tarzını ortaya çıkarmış ve yaratıcılığı üst seviyede… Malzemeleri kafasında birleştirip sonra mutfağa girenlerden. Yaptığını meslekten öte görenlerden. Sonuçlar elbette ki çarpıcı, şaşırtıcı ve inanılmaz nefis.
Deli Yengeç, Ege ve Akdeniz mutfağı. Mezeler, balıklar ve diğer deniz ürünleri var. Ve tabi ki yengecin çeşit çeşit hali. Bu arada Karadeniz’e özgü olan balıklar kendi kayıklarıyla tutulup oradan getiriliyormuş. Tereyağ Trabzon’dan, kabak Hatay’dan, keçi peyniri Çanakkale’den… Her gün 20-30 çeşit meze hazırlanıyor. Ama Faruk şefin envanterinde 90 civarı meze var. O da şimdilik… Her an yeni bir şeyler kafasında şekillenip, yapmaya koyulabilir. Yani anlayacağınız mekanda bir yediğinizi ertesi gün görmezseniz şaşırmayın. Bence böylesi daha güzel. Her gün yeni ve orijinal lezzetlerle karşılaşmak, bir mekanı monotonluktan çıkarıyor. Beklentiniz sadece en iyisini yiyeceğinizi bilmek oluyor. Gerisi sürpriz.

Önce soğuk mezelerle başladım. Sultan ezme, tahinli cevizli patlıcan, Girit ezme ve diğerleri. Hepsi aşina olduğumuz mezeler. Ancak bir dokunuş neleri değiştirir derler ya. İşte şefin farkı bu bildik tatlarda dahi hissediliyor.
Bir yanı Egeli olan ben, şevketi bostanı küçüklüğümden beri bilirim. Sağlığa, özellikle sindirime çokça faydası vardır. Kökü yenilen bu bitki, Faruk şefin elinde levrekle ve taze kremayla birleşmiş. Şevketi bostanın hafif ekşi tadı da pek yakışmış. Yemeden çıkmayın derim. Arkasından gelen balık mantısı, görüntüsüyle baştan cezbedici. İçine mezgit konulup, kızartılmış. Üzerine de yoğurt ve domates sos. Değme sosyete mantısına taş çıkartır. Bir kere bu yemekte en önemli konu hamurun yağ çekmemesi. Kızartıldığı halde bu kadar hafif olanını yemedim diyebilirim. İç malzeme zaten özenle hazırlanmış, leziz olmuş. Masaya şimdi gelen şey, kebapçıda karşılaşılabilecek bir tabak: Patlıcanlı kebap. Görüntü aynı. Koku, bir kebapta duymayı beklediğiniz türden. Gelin görün ki bu kırmızı et değil, levrek. Ama sanki gerçek bir patlıcanlı kebap yiyorsunuz.


Faruk şefin ustalığı bu tür uyarlamalarda kendini çok iyi gösteriyor. Çünkü bu yemekler, tat zekası ve ince ayar gerektiriyor. Kullanılan deniz ürününe rağmen orijinal yemeğin tadını verebilmek herkesin harcı değil… Isırgan otlu levrek böreği var sırada. Börek derken, hamur yok aslında. Levreğin içine, cevizle kavrulmuş ısırgan otunu koymuş. Görüntü de lezzet de şahane olmuş. Arkasından, ızgara hellim ve lagos şiş... Faruk şef onlara pesto sosu da ekleyince müthiş bir ikili ortaya çıkmış. Vee buradakinin yediğim en iyi hamsi kuşu olduğunu rahatlıkla söylüyorum. İçinin kaşarı da, taze soğanı da tam ayarında. Sunum ve yanına eklediği garnitürler özenli ve leziz. Tadına daha bakmadığım, pek çok özgün tarif geliştirmiş Faruk şef. Şu anda da yerine yenilerini eklemekle meşgul olduğuna eminim. Bir daha uğradığımda mavi yengeç-kaşarla yaptığı yengeç böreğini ve tarçınlı keçi peynirini denemek istiyorum. Kalamar ızgara, levrek sarma ve balık köftesi üçlüsü de vazgeçilmezlerden. Kadayıf karidesi ve kalamar dolmayı da unutmayalım. Bir de, daha pişmeden görüntüsüyle etkileyen deniz ürünlü kumpiri de atlamayın sakın. Ufak bir ekleme yapacak olursam, son zamanların kaliteli besin maddelerinden olan kinoa, kara buğday, chia tohumu gibi malzemelerin, onun geliştireceği tariflere çok yakışacağına eminim.

Tatlılara gelince; ayva tatlısı, trileçe ve yalı çapkını… Yalı çapkını ne mi? Hatay’dan getirdikleri kireçte kabak, tahin, ceviz ve Maraş dondurma ile hazırlanan bir tatlı. Kabak çıtır çıtır. Hakikaten insanın aklını da midesini de çelen bir kombinasyon. Fiyatlarsa böyle lezzetler ve ortam için çok makul. Ayrıca öğlen saatlerinde balık çorbası, salata, balık (çeşitler arasından seçim size kalmış) ve tatlıdan oluşan menüler de mevcut.


Benim sayfalarım, Faruk şefin tariflerinin hepsine yetmez. Merak edenler zaten gidip tadacaklardır. Yemek yapmak, iksir yapmak gibidir. Azıcık ondan azıcık bundan. Doğru ölçü ve karışımıysa, işe ancak kendi özünü cesurca katanlar yakalayabilir. Benim bu akşam tanık olduğum gibi…

Adres: Filistin Cad. 2/A GOP/ANKARA Tel: 0312 4681468




12 Mayıs 2016 Perşembe

VİLLA RESTAURANT


Şefika Onur AKATAY

         
ZAMANIN SİLEMEDİKLERİNDEN:
VİLLA RESTAURANT

Bazı mekanlar vardır unutulmaz. Herkesin anılarında hep bir başka, hep özel kalır böyle yerler. Onları farklı kılan şey nedir? Özenleri, zarafetleri ve işlerine kattıkları ruh bana kalırsa.

90’lar… Üniversitedeyim. İşte o yıllarda, bilhassa özel günlerinizde tercih edeceğiniz en doğru seçenek ‘Villa’ olurdu. Bir kutlama, yıldönümü, evlilik teklifi, özel konukları ağırlama, romantik bir yemek, bazen sadece bir dostla koyu bir sohbet… Her birinin sizin için önemini hisseden, sizi hiç yanıltmayan bir yer. Kapandıktan sonra dahi nice sohbette yâd edilmiş, keşke yine olsa da gitsek dediğimiz öyle özel bir yer. 

İlk olarak 1983 yılında açıldı Villa Restaurant… 2007 yılına kadar da hizmet verdi. O zamanlar Gaziosmanpaşa’da Boğaz sokaktaydı yeri. Domates çorbası, lazanya, köylü biftek, Cafe de Paris soslu bonfile ve elbette ki suffle benim favorilerimdi. Lezzet mutlaka önemli ama bazı yerlerde ambiyans bu lezzeti ziyadesiyle artırır. Hepsinin yanı sıra, personelin işlerindeki ciddiyetleri ama bir o kadar güler yüzleri o zamanlar da dikkatimi çeker ve hoşuma giderdi. Villa denince akla, huzur, güven ve kalite gelirdi.
Bugün çeyrek asrını çoktan doldurmuş Villa Restaurant, 18 Aralık 2015 günü tekrar açıldı. Billur Sokak’taki yeni yerlerine ilk girdiğim an, sanki yıllar öncesine geri dönmüş gibi oldum. Dekoru, bahçesi, muhteşem ışıklandırması ve eski kadrodan tanıdık yüzlerle her şey yerli yerindeydi.  
Çok az yer kendine böyle bir aidiyet hissettirir. Mekanın idarecisi Cengiz bey’in misafiriydim. Güler yüzüyle ve samimiyetiyle harika bir ev sahipliği yaptı.

İnce ince düşünülerek bir dekorasyon çalışması yapılmış. Villa’nın bugünkü sahibi Timuçin Kuş turizmci. Hem içerinin hem bahçenin dekoruyla bizzat ilgilenmiş. Detaylar, her şeyin özenle seçildiğini size gösteriyor zaten. Işıklandırma gerektiği kadar loş ve sıcak. Dekor ve ambiyansta bir kusur bulamadım. 160 kişiyi ağırlayabilecek kapasitesi var. Özel toplantılar için üst katta 28 kişilik ayrı bir bölüm var. Bahçe de 60 kişilik. Öğrendiğime göre, buradaki Japon elması ağacına papağanlar gelip konuyormuş. Ankaralılar bilir ki bu şehirde böyle bir sahneye şahit olmak ütopiktir. Şanslıysanız nefis bir görüntü olacağına şüphe yok.


Toplam 25 kişilik bir ekip çalışıyor. Ana kadro, önceki Villa’dan… Başında Şenol Altundağ var. Buranın ruhunu, yapısını en iyi bilen eski isimlerden. Yıllar sonra bu tecrübeli yüzü yine aynı mekanda görmek, burayı daha bir kalıcı kılıyor. 
Cengiz ve Şenol beyle sohbetimiz sürerken, nefis lezzetlerin usta eli Soner Özecik geliyor. O da tabi ki yıllar önceki Villa’nın şefi. Şimdi her şey tam oldu. 1985’ten bu yana aşçılık yapan Soner şef de gelince başlıyoruz yemekleri konuşmaya…
Menü, öncekinde olan klasik tatları atlamadan hazırlanmış. Domates ve soğan çorbası mutlaka denenmeli. Başlangıçlarda seçenekler geniş. Şarabınızın yanına rokfor, emmanter, kimyonlu gauda, isli çerkez, tulum ve cheddardan oluşan bir peynir tabağı alabilirsiniz.  Ya da füme dil, rozbif, İtalyan biber salam, pastırma tavuk fümeden oluşan bir şarküteri tabağı. Olmazsa olmaz Carpaccio ise kesinlikle hakkı verilerek hazırlanmış. Başka alternatifler de mevcut tabi. Gözüme çarpanlar, yengeç mücver ve şevketi bostanlı levrek oldu. Ana yemek öncesi damağınızda hoş bir farklılık yaratacaklardır. Ege Rüzgarı isimli tabağı denedim. Tarator, patlıcan salatası, köz biber, baharatlı Ezine, zeytinyağlı enginar ve ezmeden oluşan klasik bir tabak. Hepsi gayet tadında, kıvamında. Burası bir balık ya da meze restoranı değil elbette. Ama değişik beklentilere de hakkıyla cevap verebilecek bir mutfağa sahip.
Salatalardan Waldorf salatası favorimdir. İlk olarak, 1890'lı yıllarda New York'un ünlü Waldorf Astoria otelinin şefi tarafından yapıldığını duymuştum. Burada yeşillik, elma, ızgara tavuk, kuru üzüm ve rokfor sosla yapıyorlar. Ben hardal sosu tercih ederim. Ama rokfor severler için nefis bir karışım tabi. Bu arada kereviz sapı da bu salataya çok yakışıyor, bence eklenmeli. İtalyanların ekmek, domates, kuru soğan, zeytin, fesleğen, sirke… gibi malzemelerle hazırladıkları Panzenella salatası burada başka uyarlanmış. Bonfile dilimleri, beyaz lahana, kuru soğan, bezelye, bakla gibi malzemelerle farklı bir lezzete dönüşmüş. Denenmeli… Ve elbette son yılların yeni keşfi kinoa da salata haliyle menüdeki yerini almış… Kinodan pek çok meze ya da tatlı dahi yapılabiliyor. Restoranlar bu besleyici gıdayı menülerine eklemeli.
Villa’nın krep ve pizzaları klasiklerdendir. Bu defa deneme fırsatım olmadı ama o yıllardaki gibi nefis yapıldığına eminim. Pizzalarının kokusu hala burnumdadır. Oldum olası bir lazanya tutkunuyum. Herkesin yapabileceğini zannettiği ama tutturmanın hiç de kolay olmadığı bir yemektir. Bir zamanlar Villa’ya sadece lazanya yemeğe geldiğim günler olmuştu. Denemeyenler kaçırmasın derim. Porçini mantarlı risottoyu da es geçmeyin bence. 
Gelelim etlere… Tavuk şinitzel, mantarlı piliç graten, körili tavuk gibi beyaz et seçenekleri var. Av etlerine de yer verilmiş. Özel nar sosuyla hazırlanan ördek ve kuru kayısılı kaz göğsü var. İkincisini denedim, beğendim. Kuru kayısı kaz göğsüne çok yakışmış. Çin yemeği tarzında ama Villa yorumuyla. Buraya başka ülkelerden konuklar da geldiği için olsa gerek, Hint yemeklerine de yer verilmiş. Tavuklu tikka masalayı sevenler kaçırmasın. Kırmız etlerde seçenekler daha geniş. Patates kızartması ve sote mevsim sebzeleri ile sunuluyorlar. Cafe de paris bonfile zaten müthiş bir lezzet. Papper steaklerine bayıldım. Et orta sertlikte pişmiş. Acısı hafif, leziz. Uzun zamandır tattığım en iyi hazırlanmış ve pişirilmiş et olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Mantarlısı ve karamelize soğanlısı da var. Bodrum çökertme kebabı da menüde yerini almış. Her damağa uygun diğer çeşitlerin de et sevenleri memnun edeceğine eminim. Ve balıklar… Krema soslu dil şiş, mantarlı kaşarlı levrek, lağos buğulama, çipura ızgara gibi alternatifler var. Balıktan vazgeçmeyenler için… Sona yaklaşınca akla tatlı, Villa’da haliyle de sufle gelir. Cheesecake, profiterol, sakızlı muhallebi gibi seçenekler de var tabi. Ancak ben sufleyi tercih ettim. Yıllar önce yediğim kadar güzel. Diyeti bozduğunuza değecek türden. Çok söze gerek yok. Gidip deneyin sadece. Görsel bir şölen olan meyve sunumları da gecenin sürprizi oluyor.
100’e yakın şarap çeşidi var. İthal şarapların yanı sıra, yerel şaraplarda farklı firmalarla çalışmaktan kaçınmamaları, konuklara zengin bir menü sunulmasını sağlamış.
Tüm bunları tadarken ve sohbet devam ederken sahneye Türk Pop müziğinin eski ve usta seslerinden Neco çıkıyor. Frank Sinatra’dan, Dean Martin’den şarkılar, ilerleyen saatlerde yerini 70’li yılların Türkçe pop şarkılarına bırakıyor. Parça aralarında yaptığı yorumlar ve sohbetiyle Neco, harika bir akşam yaşatıyor. Ondan sonra sahne alacak Meral Karabulut’la gece devam edecek. Harika yorumculardan biri… Villa’da haftanın her günü canlı müzik var. En iyi sesler ve özlediğimiz türden, kaliteli parça seçimleriyle oluşturulmuş  yerli-yabancı repertuvarlar… Ağırlık nostaljiden yana. Her haftanın müzik programı http://www.villarestaurantankara.com/canli-muzik adresinde mevcut. Bu arada mekanın müzik sisteminin oldukça başarılı olduğunu eklemeliyim. 
Lafın kısası, bilenler Villa Restaurant’ı çok özlemiş. Bilmeyenlerse gelip denedikten sonra ömür boyu sürecek bir alışkanlık edindiklerini yakında keyifle fark edecekler…

Villa Restaurant Ankara
Billur Sokak No: 17
Kavaklıdere / Ankara
t:   (312) 427 30 50
m: (549) 427 30 50

5 Nisan 2016 Salı

LEYLA HANIM KONAĞI


ZAMANIN İÇİNDEN SÜZÜLEN BİR YAPI
Osmanlı konaklarıyla öne çıkan ve yaşayan kent Safranbolu'dayım... Onlarca farklı konaklama olanağından özellikle biri beni kendine çekiyor. Bilinen 250 yıllık geçmişiyle Leyla Hanım Konağı, bir diğer adıyla 'Karahasanlar Evi'nde karar kılıyorum.
Safranbolu'nun tepe noktalarından birinde, Kent Tarihi Müzesi'nin hemen altında yer alıyor konak. İşletmecileri Mehmet-Özlem Çetin'in güleryüzlü 'hoşgeldiniz' iyle adım atıyorum içeriye. Avluda bir karşılama daha var: Bahçenin yaşlı dut ağacı da beni selamlıyor.

Konağın taş temelinin, bilinen tarihinden öteye, Selçuklulara'a kadar uzandığı söyleniyor. 20 Nisan 1983 yılında bir yangın geçirmiş. Kalanların özenle restore edilip, bugünkü haline gelmesini sağlayan ise Safranbolu'lu işadamı Şefik Yılmaz Dizdar olmuş. Konak aslında Şefik beyin eşi Leyla Hanım'a dedesinden miras. Karahasanoğlu Süleyman Efendi olarak tanınan ve 1950'li yıllarda yaşamış olan dedesi, aynı zamanda Çanakkale Savaşı gazisi.

Konağın tamir ve restorasyonuna 2002 yılında başlanmış. 2011 yılında da hizmete açılmış. Profesyonel isimlerden destek alınmış. UNESCO tarafından koruma altına alınan Safranbolu Konakları arasında, en iyi restore edilen konak ödülüne 2012 yılında layık görülmüş. Binanın yapısında Selçuklu ikiz ev mimarisi etkisi var. Yani, burada aynı soydan iki ayrı aile yaşamış. Bahçesiyle beraber 750 m2 lik bir alana yayılan konakta 10 oda bulunuyor. Bu odalardan 3 tanesi birinci katta, 6 tanesi ise ikinci katta yer alıyor. Bir de balayı çiftleri için bir oda bulunmakta. Her yer Osmanlı mimarisi ve dekoru ile bezeli. Ağaç işlemeleri, tüm ahşap yüzeylerde, özellikle tavanlarda dikkati çekiyor. Odaların hemen hepsi geniş ve ferah. Pencerenizin önündeki sedirde Türk kahvenizi yudumlarken, gece ayrı gündüz ayrı güzel görünen Safranbolu'yu seyre dalabilirsiniz. Odalarda hemen herşey Osmanlı sivil mimarisini koruyarak düzenlenmiş. Banyo girişi bile, tıpkı o zamanlarda olduğu şekilde, bir dolap kapısı gibi... Yerlerde ise el dokuması halılar var. Üst katta yer alan “Baş Oda” en görkemlisi. Tavan, duvar ve şömine üstünde bulunan oyma ahşap işlemeleri görülmeye değer. Yatağa uzanıp, tavandaki aynalı göbeğe uzun uzun bakarken bulabilirsiniz kendinizi.

Safranbolu'nun temiz havası, konağın huzur ve dinginliğiyle birleşmiş. O yüzden sabahları dinç ve keyifli uyanıyorsunuz burada. Geç saatlere kadar servis edilen nefis bir serpme kahvaltıyla güne başlayabilirsiniz. Kızarmış ekmekler, sahanda yumurta, su böreği, reçeller, bal-kaymak, peynir ve zeytin çeşitleri, mevsim meyveleri ve daha pek çok çeşidi sofrada bulmak mümkün. Tabi sıcacık Türk çayını da... Sofranın zenginliği, görüntüsüyle bile doyurmaya yetecek cinsten. Bir de, domates, biber, mısır, zeytin, çırpılmış yumurta ve kaşar karışımının, dilimlenmiş ekmeğin üzerine konularak fırına verilmesiyle hazırlanan bir lezzet var ki, tatmadan kahvaltıyı tamamlamayın derim.

Taş ve ağacın muhteşem birlikteliği var bu konakta. İç mekanda bulunan iki yemek salonundan küçük olanının tavanı ve duvarları tamamen taşla örülmüş. Bu tarz odalar dönemin yangın odaları olarak yapılıyorlarmış. Yani bir yangında asla zarar görmeyen odalarmış bunlar. Mimarlık, inşaat mühendisliği gibi bölümlerde okuyan öğrenciler yurtdışından bile bu odaları görmeye geliyorlarmış.

Mehmet bey ve eşi Özlem hanımdan aldığım her bilgiyle konak daha da özel hale geliyor. Detaylardaki özen ve yaşanmışlık daha çok belli etmeye başlıyor kendini. Küçük hamamı, kileri, dönemin pek az evinin içinde yer alan çeşmesi ile burası, birçok çok yaşam alanından farkını ortaya koyuyor.

Bahçe ise konağın atmosferini hem tamamlıyor hem de buraya bir başkalık katıyor. Safranbolu'ya yukarıdan bakan geniş panoraması, şık süs havuzu ve bitki örtüsü ile tarihin ve doğanın içinde keyifle oturabilirsiniz. Bahçede yazları yöresel yemeklerin tadına bakmak, bazı akşamlar hafif bir canlı müzik eşliğinde sohbet etmek de mümkün. Bazı dönemler konak içinde sergiler ya da yöresel geceler de yapılmakta. 

Konak, hem yerli hem yabancı misafirleri ağırlıyor. Özellikle Uzakdoğu ve Avrupa'dan birçok konuğu var.

Kent Tarihi Müzesi ve Saat Kulesi konağın hemen yakınında. Çarşıya ise 5 dakikalık bir yürüme mesafesinde. Safranbolu Otobüs Terminali buraya 2.3 km, Zoguldak Havaalanı ise 100 km uzaklıkta.

İçtenlikle hizmet veren işletmesi, eşsiz mimarisi ile ben Leyla Hanım Konağı'nda bulunmaktan dolayı mutluydum. Her şeyi bir yana bırakıp kafanızı dinlemeniz de, yokuş aşağı kısa bir yürüyüşten sonra kalabalığa karışmanız da mümkün. Safranbolu'nun hem içinde hem de ondan ayrı duran bu özel yapıyı görmenizi, atmosferini solumanızı size de öneriyorum. 

1 Nisan 2016 Cuma

ARA SICAK RESTAURANT

DENİZ MAHSULLERİYLE SANAT YAPMAK


Hani derler ya, ‘büyük lokma ye, büyük konuşma’ diye… Yıllarca büyük konuşmuşum sanırım. ‘Deniz mahsulünü olabildiğince sade pişirip yiyeceksin’ derdim hep. Bu sebepten de, deniz mahsullü tariflerden genellikle kaçındım. Yakın bir zamana kadar da bu böyleydi. Sosyal medyada lezzet avcılığı yaparken karşılaştım Mehmet Şef’le. Yaptıklarını görünce, biraz da burun kıvırarak yok artık, daha neler dediğimi hatırlıyorum. Ve bir akşam yolum tesadüfen ‘Ara Sıcak’a düştü. Masamıza servis edilenler, Mehmet Şef’in her gün yeni bir tablo ya da beste yapar gibi doğaçlama hazırladıklarından oluşuyordu. Yemek yapmak, kafada başlıyor. Zeka ve yaratıcılıkla, tatlar önce orada kombine ediliyor. Cesur olmak da çok önemli. Tüm bunlar bir araya gelince herkesin hayran olduğu özgünlüğü yakalıyorsunuz. Ara Sıcak, Nisan 2015’te hizmet vermeye başlamış. Biz balık restoranı değiliz diyorlar.  Gerçekten de öyle… Burası daha ötesi bir yer.  Balık ve deniz mahsullerinden üretilmiş ara sıcak yapıyorlar.  Lezzeti ve sohbeti seven güzel bir müşteri kitlesi var. Nostalji müzikler de çok yakışmış buraya. Mekanın sahibi Savaş bey ile Mehmet Şef’in yolları iyi ki de kesişmiş. İşini hırsla yapmak ayrı şey, aşkla yapmak ayrı… Burada aşkla yapıldığına emin olabilirsiniz. 
Şimdi neler var menüde biraz ona bakalım. Sabit bir menü bulunmuyor. Her gün değişiyor çünkü.  Türk mutfağında ne var ne yok, hemen hepsini deniz mahsulleriyle yapabiliyor şefimiz. Dünya mutfağından da nefis uyarlamalara girişmiş. Demiştim ya, kafasında tatlar uymuyorsa hiç denemiyor bile. Denediklerindeyse sonuçlar muhteşem. Yemeğin orjinali neyse, onu hiç bozmuyor aslında. Tek farkı deniz mahsullü olması. Balık beğendi, balık kumpir, karnıyarık, kalamar ızgara, ısırgan otlu hamsi, enginar dolma, soğan dolma, kadınbudu köfte, iskender, keşkek, beyti, Ali Nazik, tacoda özbek pilavı, pazı sarma, pizza, susam krokanlı levrek sarma ve daha pek çok yemek, deniz mahsullü olarak hazırlanıyor. Hepsi birbirinden müthiş. Örneğin, çiğköftenin dışına sarılan somonun füme tadı, çiğköftenin kendine has lezzeti ile çok iyi uyum yakalamış. İçindeyse et kıyma yok tabi ki. Leziz bir levrek kullanılmış. Balık pastırmasıyla yapılan paçanga, kaşarlı ve soslu kalamar dolma, deniz mahsullü simit tadına doyamayacağınız türden. Girit mantı tıpkı orjinali gibi. Yoğurduna, sosuna kadar her şey yerli yerinde. Ama levrek ve karidesle hazırlanmış. Buharda pişirilen hamuru ise hafif ve lezzetli. Üstü çıtır kızarmış, hafif ekşi soslu levrek sarma kaçırılmaması gerek bir tat. Şaşlık kebabı, içli köfte, Alinazik, Adana, beyti gibi güneydoğu lezzetleri, özü bozulmadan denize doğru devşirilmiş. Kalamar köfte ise pek çok yerde yapılıyor ama böylesi yok. Krema ve daha birkaç malzeme ile yine farkını ortaya koymuş. Mehmet şef, yemeklere imzasını atarken, baharatlar ve çeşitli soslara da başvuruyor. Ama bunlar asla ana malzemenin tadını bastırmıyor. Ayrıca yediğiniz yemekte, her şeyin tadını ayrı ayrı alabiliyorsunuz. Unutmadan, kadayıflı ahtapot cipsini deneyin illaki. Mezeleri az ve öz tutmuşlar. İyi de yapmışlar. Ege otlarıyla hazırladıkları, hafif acılı, nar ekşili sultan ezme favorim oldu. Sunumlar ise özenli, şık, bir yandan samimi ama gereksiz şatafattan uzak. Kendine güvenen her yemekte olması gerektiği gibi. Tatlılar arasında trileçe), sıcak helva, incir tatlısı, leblebi tatlısı, laz böreği, ekmek kadayıfı var. Hepsini kendileri yapıyorlar. Bunca lezzetin üstüne tatlılara da bir yer ayırın mutlaka.
Daha uzun uzun anlatılacak çok şey var aslında… Garip ama ilk kez bir yere her gün gelsem sıkılmam diye düşündüm. Çünkü burada balık ya da deniz mahsulü yerken aslında her birinde farklı bir yemek yiyorsunuz. Besleyici değerlerini ve sağlıklı oluşunu ise söylemeye bile gerek yok. Bir kez daha teyit edildi ki, yemek yapmak bir sanat. Dahi beyinlerle tatlar sıradan olmaktan çıkıyor çünkü…

Adres: Üsküp Caddesi No:25/A Çankaya/Ankara Telefon: 0312 4287891

FAS MUTFAĞINDAN


BİRKAÇ ENFES YEMEK

Daha çok Arap yemeklerinin tadını hissedeceğiniz Fas mutfağı, Fransız, İspanyol ve İtalyan mutfaklarından da etkilenmiş. Hatta İranlıların da katkısı olmuş. Böylece egzotik ve ilginç bir karışım ortaya çıkmış. Bu arada, Fas’ta ciddi bir meyve ve taze meyve suyu tüketimi var. Bu çok güzel alışkanlık, ülkenin hemen her yerinde karşınıza çıkıyor. Ayrıca taze sebzelerin bolluğu ve çeşitliliği de göze çarpıyor. Pek çok meze bunlarla hazırlanıyor.

 Dört adet temel ve özel yemekle tanışıyoruz burada:

Harira çorbası: Et suyu, mercimek, domates ve nohut ile yapılıyor. Sebze suları ve baharat takviyesiyle de iyice lezzetleniyor. Enerji veren ve tok tutan bir yemek.

Tajin (Tagine):
Tajin aslında bir pişirme tekniği. Temel malzemesi, et, tavuk, balık, köfte ya da sebze olabiliyor. Pek çok restoranda rastlayacağınız, kapağı huni şeklinde güveç kaplarda ve yavaş yavaş pişiriliyor. Ana malzemelerden birine uygun düşecek sebzelerle ve tabi ki baharatlarla destekleniyor. Tajinde kombinasyonlar çeşit çeşit. Ayvalı ve bamyalı kuzu etini tajin tekniğiyle deneyin mutlaka.

Kuskus (Couscous):

Aslında kuskusu biz de iyi biliyoruz. Ancak buradakiler boyut olarak oldukça küçük. Zaten böylesi makbulmüş.  Birçok tahılın inceltilmesi ile yapılıyor kuskus. Pişirilirken de üzerine et, tavuk, sebze ilave ediliyor.

Pastilla:

Daha çok bayramlar ve özel günlerde yapılıyor. İncecik yufkanın içine tavuk, güvercin ve iç pilav konuluyor. Aslında bir tür börek de diyebileceğimiz pastillanın iç pilavında ise çekilmiş badem, kuru üzüm, tarçın, bal ve maydanoz var. Yani hem tatlı hem tuzlu bir yemek.

Bunların yanı sıra pek çok ilginç yemeğe ve tatlıya da rastlayacaksınız. Farklı tatların karışımlarına meraklı olanlar için renkli bir mutfak Fas.

Marakeş sokaklarında salyangoz çorbası satanlar göreceksiniz. Seviyorsanız ayaküstü yemeden geçmeyin.  

Tatlılara gelince..,  Chebakia bir hamur tatlısı. Mayalı hamura baharatlarla lezzetlendirilip kızartılmasıyla yapılıyor. Üzerine de şerbeti dökülüyor.

Tatlılardan biri de sellou... Denemek isteyenler için tarifi şöyle:

Sellou
Malzemeler (8 kişilik):

* 2.5 su bardağı un
* 2 su bardağı çiğ badem
* 1 su bardağı çiğ susam
* 1/2 su bardağı bal
* 1 su bardağı pudra şekeri
* 3/4 su bardağı erimiş tereyağı
* 1 tatlı kaşığı anason
* 1 tatlı kaşığı tarçın
* Üzerine; pudra şekeri ve badem

Hazırlanışı: Fırınınızı 180 derecede ısıtın. Unu geniş bir fırın kabına koyun ve 5 dakikada bir karıştırarak 40 dakika rengi koyulaşana kadar kavurun. Yapışmayan tavada, badem, susam ve anasonu 20 dakika, kısık ateşte kavurun. Kavrulan karışımdan 1 çay bardağı ayırın ve kalanı mutfak robotunda un gibi öğütün. Öğüttüğünüz karışıma, irice dövdüğünüz kalan bademli karışımı, tarçını, pudra şekerini, fırınladığınız unu, bal ve tereyağını karıştırın, elinizle yoğurun. Arzu ettiğiniz bir kaseye bastırarak yerleştirin. Ters çevirin, badem ve pudra şekeri serperek servis edin.

Fas seyahatinin tamamı: 
https://sonurozdemir.blogspot.com.tr/2015/11/fas.html

BİS Dine&Live

MÜZİKLE TATLANAN YEMEKLER: BİS Dine&Live

Birkaç yıl önce Beyrut seyahatimde bir mekana gitmiştim. Şık, ferah ve büyük kapasiteli bu yer, hem masalarda güzel bir akşam yemeği sunuyor, hem de sahnede farklı müzik performanslarını dinleme olanağı sağlıyor. Böylece tüm akşamı ve geceyi, dolu dolu olarak tek bir yerde keyifle geçirebiliyorsunuz.  İşte orada düşünmüştüm, Türkiye’de bu konseptin tam olarak sunulamadığını… Yemek sırasında canlı müzik ( jazz, klasik fasıl, pop…) dinleyebildiğimiz elbette birçok yer var.  Ama bu konseptteki farklılık, müziklerin konser boyutunda sahne performansları olması. Ankara, yakın bir zamanda, bu yılın Nisan ayında, ilk kez bunu tam anlamıyla başarabilen bir mekana kavuştu.

Bilkent’te, Bilkent Station kompleksi içinde yer alıyor BİS. Öğlen 12 den gece 2 ye kadar hizmet veriyor. Girdiğim anda ilk hoşuma giden, yüksek tavanı oldu.  Doğru yerde büyük bir sahne, karşısında 14 metrelik gösterişli bir bar ve ortada masalar… Barın arkasında neredeyse tavana kadar yükselen raflar var. Kitaplar ve çeşitli objelerle dolu bu raflar, mekanın modern tarzına sıcaklık katmış. Bir de bahçe var tabi. Geniş bir alanda, dikey bahçe düzenlemesi ile konforlu, ferah ve yeşil bir ortam yaratılmış. Bu arada, bahçedeyken dahi içerideki müziği sanki yanınızda çalıyormuş gibi dinlemeniz mümkün.

Restoranın 260 kişilik bir kapasitesi var. Açık mutfak düzeni yapılmış. Her zevke hitap edebilecek alternatifleri olan bir menü. Pardon ‘’repertuar’’.... Özellikle bu kelimeyi kullanıyorlar. Çünkü burada her şey müzik üzerine kurulu. Aperatif sepetlerinde kullanılan ve üzerinde şarkı notaları bulunan servis kağıtlarına bayıldım. Hatta bazı yiyeceklerin isimleri bile müzik çağrışımlı. Mesela, Mi Diyez (midye), Hot Do (sosisli sandviç), Maestro Kalamar…  BİS mutfağının başlangıçları çok çeşitli. Midye dolma, halka kalamar, kıvrak patates, ve kıtır soğandan oluşan koro adlı bir tabakları var mesela. En güzeli, tüm bunlar dondurulmuş değil. Midyeler de Bodrum’dan getirtiliyormuş. Otlarla lezzetlendirilmiş taş fırın pidesiyle sunulan esnaf köftesi mutlaka tadılmalı. Yiyeceklerde kullandıkları eşlikçi sosların neredeyse tamamını kendileri hazırlıyor. Dijon hardal ve türüf yağlı sosuyla  dana carpaccioları nefis. İtalyanların lora benzeyen burrata peynirleriyle yapılan aperatif de hafif yiyecekler sevenler için zevkli bir atıştırmacalık. Kaburgalı sandviç de atllanmaması gereken bir tat. Burger severleri tatmin edecek seçenekler de var tabi. Ben 3’lü mini burgerlerden denedim. Bu burgerler müşterilerin kendi seçecekleri malzemelerle hazırlanabilliyor.  Aynı şekilde makarnalar da… 64 ayrı kombinasyon oluşturmak mümkün. Herkesin damak tadına göre şekillendirebildiği bu uygulamayı seviyorum. Makarnalar demişken,  tavuklu tagliatelle, kestane ve porçini mantarı ile hazırlanıyor. Somonlusu ve bifteklisi de var. Risotto, lazanya ve mantı gibi çeşitler de menü de yerini almış. Pizzalar incecik.  Farklı malzemelerle kombinasyonlar denenmiş. Mesela, pastırma, kabak, dereotu ve mozzerellalı pizza gayet hoş bir seçim olabilir. Ana yemeklerde, 4-5 saatte pişirilen antrikot, 20 saat çözeltide bekletilip kısık ateşte sunulan tavuk göğsü,  dana ve kuzu bonfile ikilemesi (taze ıspanak ve keçi peyniriyle) ve meyvemsi aromalarla desteklenen kuzu kontrfile gibi seçenekler, gurme tatlar arayanları oldukça memnun edecek…  Portakal soslu levrek, karides gibi deniz ürünleri de var. Somonu çok tercih etmeyen biri olarak, bu balığı bu kadar severek yiyeceğimi hiç düşünmezdim. Üstü çıtır çıtır, içi yumuşacık. Taze otlarla da lezzetlendirilmiş. Yanında gelen limonlu sos harika. Tatlılardan primadonnayı denedim. Bildiğimiz calzonenin içinde nutella ve mascarpone var. Üzerinde de hafif bir pudra şekeri. Oldukça iyi… BİS’in yenilerinden unsuz çikolatalı kek de favoriler arasında olacak gibi görünüyor.  Unutmadan ekleyeyim, öğlenleri çeşitli  kombinlerle  öğlen menüleri seçeneği var. 23.00 ten itibaren kapanışa kadar gece menüsü devreye giriyor. Kumru sandviç, midye, kokoreç, hot dog, burger  ve elbetteki çorba… 

Siz tüm bunların tadına bakarken sahne devam ediyor bir yandan…  Konser alanı 400 kişilik. Ses ve ışık sistemi çok iyi. Her gün bir ya da birkaç program var. Kimi zaman piyano akşamı, kimi zaman rock, kimi zaman pop, kimi zaman akustik… Pazarları jazz keyfi… Ama hep, müziğin, müzisyenin en kaliteli hali. Usta müzisyenlerle gerçekleşen jam sessionlar ise mekanın en sevilenlerinden. Hatta bu performanslara, ben de kendime güveniyorum diyen müşteriler de sahnede eşlik edebiliyor. Profesyonellerle çalmanın keyfi müthiş olsa gerek.
Şimdiye de BİS’te pek çok şarkıcı ya da grup sahne almış. Fatih Erkoç, Kenan Doğulu, Emre Aydın, Gripin, Manga, Janusz  Szprot Jazz Trio, Meltem Ege, Özge Fışkın, Cem Aksel, Cansu Tanrıkulu, Cengiz Kaçan, Bora Uzer,  Sibe Köse, Dave Allen, Ayhan Sicimoğlu&Latin All Stars, Neşet Ruacan, Ece Göksu, İmer Demirer Quartet, Ülkü Aybala Sunat, Yavuz Akyazıcı, İzgi,  Duygu Soylu, Slang, High Five, Replay, Play, Poi… Gece 02.00 ye kadar program sürüyor.
Genç, coşkulu ve güler yüzlü bir ekibe sahip BİS. Bu zaten başarının yarısı…
Çok uzun soluklu olmasını dilediğim bir mekan. Ankara’nın yeme-içme ve eğlence hayatına önemli anlamda eşik atlatacağı kesin…

Adres:  Üniversiteliler Mah. 1597. Cd. No: 3 (Bilkent Station)
Tel: 0 3122661247

BALIKÇI RÜZGARI By Enver

BAŞKENTE GELEN DENİZ ESİNTİSİ: BALIKÇI RÜZGARI By Enver

Uzun yıllar önce tanışmıştım Enver Apaydın bey ile... Deniz ürünlerinin hazırlanışı ve sunumu hakkındaki bilgisi, işine olan aşkı ve herşeyden önce sürekli güleryüzü ve samimiyeti ile hatırımda kaldı. İdareciliğini yaptığı restoranlara her gittiğimde candan bir arkadaş olarak karşıladı. Tıpkı diğer tüm konuklarına yaptığı gibi. Geçtiğimiz yılın Aralık ayında güzel bir haber aldım. Enver bey, ortağı Sezer Bilgin ile artık kendi restoranının başına geçmişti. Balıkçı Rüzgarı ile böyle tanıştım.


Enver bey yaklaşık 40, Sezer bey de 30 yıldır bu sektörün içindeymiş. Durum böyle olunca yılların tecrübesini artık kendi restoranlarına aktarmak istemişler.

Sıcacık ama ince detaylarla dolu bir mekan burası. Tam bir balıkçı rüzgarı... Özenle hazırlanmış herşey. Geniş, ferah bir ön cephe alanı, iç mekanda girişte mezelerle balıkların yeraldığı kısım ve üst katta daha sakin, şömineli bir salon... Şömine karşısına konulan koltuklar, yemek sonrası ateşin karşısında sohbete devam etmek isteyenler için. Mekan, kullanım alanları açısından oldukça verimli değerlendirilmiş. Yaklaşık 350 konuğu ağırlamak mümkün. Üst kattaki VIP kısmı, iş yemekleri veya özel toplantılar için ideal.


Tecrübeli ekipleriyle önemli bir fark yaratıyorlar. Hergün taze olarak sunulan 40 çeşit mezeleri var. Makedon biber hariç, mezelerin tüm içeriğini kendileri hazırlıyorlar. Otlar Ege'den özel geliyor. Balıkları ise 7-8 ayrı balık noktasından temin ediyorlar. Mersin, İzmir, Sinop, Samsun, Bartın gibi yerlerden hergün taze balık yağıyor buraya. Hardal soslu levrek marin, acılı hamsi, avakadolu hardal soslu karides, tütsüde yapılan uskumru çiroz, hellimin kavrulmasıyla hazırlanan bir meze, şevketibostan, sekiz çeşit peynir kullanılan girit mezesi, zeytinyağlı narlı orkinoz, köpoğlu, enginar kalbi ve daha pek çok çeşit... Ege ezmesini, ege otları, ceviz, domates kurusu, biber, brokoli ve levrek ile hazırlıyorlar. Otların içinde turp otu, hardal otu, radika, ebe gömeci ve şevketi bostan var. Peynir, kalamar, pul biber, maydanoz ve dereotu ile hazırlanan rum ezmesi bambaşka olmuş. Şefin bohçası adı verilen ve yufkanın içine kalamar, karides, kaşar ve domates konulup kızartılarak yapılan spesiyali daha önce hiçbir yerde denememiştim. Kesinlikle tadılmalı. Yine mezelerden sultan ezmesi biraz Antakya tarzı. Maydanoz, dereotu, nane, yeşil soğan, biber salçası ve nar ekşisi ile balık sofralarına eşlik edecek güzel bir kombinasyon olmuş. Meze dolabındaki brokolilerin canlı yeşil görüntüleri dikkatimi çekiyor. İşin sırrı karbonat ve şeker ile 5 dakika haşlanmalarıymış. Ahtapot carpaccio aliminyum folyo içerisinde buharda kendi suyuyla pişiriliyor. Ortaya çıkan sonuç çok başarılı. Lakerda bilindiği gibi daha zahmetli. Tuza basılıp 27 gün bekletiyorlar. Ama lezzeti, bu beklemeye değiyor. Ben patlıcanla yapılan her tür meze ve yemeğin tam bir tutkunuyumdur. Pek çok çeşidini yememe rağmen, burada daha başka bir yorumunu tattım. Köz patlıcana, labne peyniri, krema, elma sirkesi ve limon suyu eklenerek hazırlanan bu farklı lezzete bayıldım.


Gelelim sıcaklara... Daha öncesinden bildiğim çökertmeye Balıkçı Rüzgarı'nda rastladım. Denemeyenler için söyleyeyim, dil balığının tavada sotelenmesiyle yapılıyor. Aslında bu yemek Bodrum'un ünlü çökertme kebabının deniz ürünlü hali. En alta patates püresi, onun üstüne balık, yoğurt ve en üste kibrit patates. Balıkla yoğurt yenmez bilgisini, daha önceki yazılarımda aydınlatmıştım. Balık tazeyse yoğurt onu asla bozmuyor. Uzun zamandır yediğim en güzel ahtapot ızgarayı burada tattım. Suyuna beyaz şarap, zeytinyağı, üzüm sirkesi eklenen ahtapot, 3 saat kadar buharda haşlanıp ızgaraya konuluyor. Ve ona çok yakışan bir sos eklenmiş: krema, kekik, soya sosu ve pul biberi ile hazırlanmış bu leziz sos. Soyanın ayarı, bu sostaki önemli bir nokta. Ama aşçıları Bayram Göğebakan bunu çok iyi dengelemiş. Bu arada kendisi Malatyalı. Oldukça deneyimli olan Bayram usta, esprili, konuşkan ve mutfak sırlarını paylaşmaktan çekinmeyen biri. Kendisine 'Büyük Usta' diyorlar. Tattıklarımdan sonra ben de bunu çekinmeden söyleyebilirim.

Balığı fazla birşeyle karıştırmadan sadece balık olarak yemeği tercih etmişimdir hep. Ancak bunun bu mekanda bir istisnasını daha yaşadım: beşamel soslu levrek... Kılçıksız levrek fileto, güveç kabın içine konuluyor. Üstüne baharatlar, beşamel sos, kaşar ve toz biber ekleniyor. Sonuç muhteşem.

Şimdi bahsedeceğim lezzeti ise kelimelere dökmek zor. Yengeç bacağı sarması adı verilen bu ara sıcak, kalamar, yengeç, levrek, karides, dil balığı, çekilmiş karabiber konularak rosto köftesi biçiminde hazırlanıyor. Pişirildikten sonra üzerine vegeta çeşnisi, krema, limon tuzu, tereyağı, soya sosu ve defne yaprağı ile hazırlanan özel bir sos ile servis ediliyor. Ve tadına doyamayacağınız bir yemek çıkıyor ortaya. Ayrıca, kalamar, karides ve levrek ile hazırlana balık köftesi de menüdeki yerini almış. Kalamarlar yerli. Tava veya ızgara olarak yine özel sosuyla sunuluyor.


Servisle beraber getirilen mısır ekmeğini kendileri pişiriyorlar. Cuma ve Cumartesi günleri ise hamsili ya da karidesli mısır ekmeği yapılıyor.

Tatlı seçeneklerini denemeden geçemedim. Bir Arnavut tatlısı olan trileçenin keki irmikle hazırlanıyor.Sonra inek, keçi ve manda sütünün içerisinde 2 gün bekliyor. Frambuaz ya da karamel sosla da servis ediliyor. Oldukça hafif ve lezzetli. Kabak ezmeyi ise tahin, pelmez ve krema ile hazırlıyorlar. Ayrıca, ayva, incir ve kabak tatlısı, laz böreği ve tabi ki sıcak helva da var. Hepsi tam kıvamında.


Balıkçı Rüzgarı'nda 25 kişilik bir kadro görev yapıyor. Garsonlar yarı aşçı sayılacak düzeyde bilgili. Mutfakta çalışan 8 kişi ise bu enfes menüyü her gün aynı özenle hazırlıyor. Sohbet esnasında öğreniyorum ki; mutfakta yeni bir ürün çıktığında tüm çalışanlar onu deneyip fikirlerini söylüyorlarmış. Müşteriden önce bir lezzet testi zaten gerçekleşiyor burada. Bir de her hafta, servise sunulanlar arasında en çok yenen ve en az yenen ürünler seçiliyor. Bu da önemli bir geribildirim sağlıyor tabi.


Mutfak müşteriye her zaman açık. İşin püf noktalarını sorup öğrenebiliyorlar. Enver bey her zaman balıkla ilgili bildiklerini paylaşmaktan çok memnun olurdu. Hatta bu konuda pek çok yazısı da bulunmakta. Kendisinin de dediği gibi o bir balık doktoru artık.


Fonda Yunan müzikleri var çoğunlukla. Her Çarşamba ve bazı özel günlerde, Türk Sanat Müziği ile fasıl ekibi alıyor yerini.

Rakı ve şarabın ağırlıklı olarak tercih edildiği restoranda her tür alkollü içeceği de bulmak mümkün.


Pazar günleri kapalı olan mekan, profesyonel ama içten ekibiyle, dekoruyla konforlu bir deniz evi sıcaklığı sunuyor. Balıkçıların ağlarından ise çupra, levrek, palamut, barbun, lagos, çinekop, hamsi, istavrit, mezgit... derken bütün deniz yağıyor Balıkçı Rüzgarı'na...



Adres: Filistin Caddesi

No:28 GOP/Ankara  Tel: 0312 427 63 63