GURME RAKUN

GURME RAKUN

18 Eylül 2018 Salı

HAZZ ALAÇATI


Mekanın özgün mimarisi, zevkli detayları, atmosferi ve müzikler şahane…

Uğur Sertoğlu’nun özenle hazırladığı içkiler ve sunumlarsa ayrıca harika. Daha önce hiçbir yerde tatmadığım lezzette içecekler denedim burada. Hele bir de ‘ince belde hazz’ var ki, içeriğini ve yapılışını yazının sonunda okuduğunuzda Alaçatı’ya doğru bir yolculuk yaptırır size…

Ama tüm bunların en başında bir kadının hayali var aslında…

90’ların sonunda, Ege'nin incisi İzmir'in ünlü sayfiye yeri Çeşme’nin yanı başında bir zamanlar Rumlardan kalan bir köyde, 'Alaçatı'da başlıyor hikâye…


Ama tasarımcı Elif Duru’nun taş ev yapma hayalleri çok daha öncesine, üniversite (ODTÜ) yıllarına dayanıyor. İstanbul’daki eski sarayların birinin bahçesinde, yangın olasılığına karşı değerli eşyaların korunması için yapılmış taş bir oda vardır. Duru, mimarlık dergilerinden birinde bu odanın yıllar sonra mezbeleye dönüşmüş halinin bir mimar tarafından nasıl yenilendiğinin ve bir yaşam alanına dönüştürüldüğünün anlatıldığı yazıyı okur. İşte o gün kendi taş evini yapma isteği filizlenir. Çünkü taş kalır, yüzyıllar sonra bile bir gün yeniden başka biçimlerde hayat bulur, birileri ona hayat verir.

Sonrasında Amerika’da yapılan sahne tasarımı yüksek lisansının mekânın tasarımına yapacağı teatral etkisi ve Alaçatı'yı ilk keşfedenlerden olmanın heyecanı birleşir. Taş evini yapma fikri nihayet gerçeklerle buluşur.

Yıl 1999…
Önce işe bir arsa aramakla başlar…  Alaçatı'da mahalle sakinlerinin araçlarını park ettikleri, bir zamanlar hem ahır hem ev olarak kullanılan, bir köşesinde tek odası ayakta kalmış, içinde hâlâ bir atın tutulduğu o arsa çıkar karşısına. Tutkusuna, yüzyılların yaşanmışlığının izleri de eklenir. Aradığını bulmuştur…

Bugün mutlaka görülmeye değer, tamamıyla özgün ve kendi içinde eksiksiz bir bütün olacak mimari proje çalışması böylece başlar. Önce planlar çizilir,  sonra eski taş evlerden çıkma taşlar, ahşaplar ve kiremitler bulunur. Her bir taşın tek tek taraklandığı, yüzeyde derzin hiç kullanılmadığı ve böylece inşaatın tamamlandığı günde dahi yüzyıllık hissi veren, taş örgüsüyle de biricik bir ev çıkar ortaya.  

İki yıl süren, inanılmaz işçiliklerin, zanaatın, sanatın ve sebatın sergilendiği gerçek bir taş ev… Taşın ahşapla uyumu, ham demir işçiliğiyle taçlanır. Üzerine, tasarımcısının çok yönlü birikimlerinin yansımaları da eklenir.

Evin duvarlarının kalınlığı 50 cm… Avluya bakan bir iç cumba, ev içerisinde üç adet galeri, Alaçatı serini için bir teras, yine avluda bir yüzme havuzu, ev sahibesinin kendi odasındaki galeriden inilen hamamında tek parça mermerden oyulmuş jakuzi, salonunda serin akşamlar için devasa bir şömine bulunuyor.  İlk tasarlandığı zamandaki rustik kuzineli mutfak korunurken modern bir barın bütün bileşenlerine sahip bir de bar eklenmiş.

En sonunda her köşesindeki farklı objesi, özgün mimarisi ile nefes kesen, gelen herkesin evin enerjisiyle sarıp sarmalandığı, girdikten sonra ayrılmak istemeyeceğiniz  bambaşka bir ev ortaya çıkmış.

20 yıla yakın bir geçmişi olan, ev sahibesinin evin tasarımcısı da olduğu bu taş ev artık kapılarını kendi konukları gibi gördüğü yeni müdavimlerine açıyor.  Hazz Alaçatı, farklı bir yaklaşım ile içinde şu an yaşanılan bir mekan olma özelliği de taşıyor.  


Hazz Alaçatı, Temmuz 2018 itibarı ile 'iyi müzik, üst segment içecekler, kusursuz servis' mottosu altında şık bir bar ve lounge olarak hizmet vermeye başladı. Bossa Nova, Jazz, Oldies Lounge müzikleri eşliğinde Reserve Single Malt Whisky çeşitleri, Küba puroları, seçkin şaraplardan oluşan kavı, iyi harman kahveleri ve zarif sunumları ile yeni konuklarına sakin, rafine bir hizmet sunmayı vadediyor…


İnce Belde Hazz:

İçinde taze zencefil, kuru incir dilimleri, kuru dut, çubuk tarçın, karanfil, karamel, zencefil gazozu ve single malt whisky var. İlk bir hafta normal ısıda demleniyor daha sonraki bir hafta -16 derecede deepfreeze de demlenip içime hazır hale geliyor. Sunumu yine freeze edilmiş ince belli kristal klasik Türk çay bardağında yapılıyor.

Bu arada ufak bir not: Dünyadaki en ideal viski bardağının çay bardağı olduğuna karar verilmiş.













1 Ağustos 2018 Çarşamba

ENDONEZYA ADALARINDAN NEFİS TATLAR


17 bini aşkın adası, 267 milyon nüfusu ile Endonezya, Güneydoğu Asya’nın en büyük ülkesi. Etnik yapısı ve çok kültürlülüğü ile karşımıza zengin bir mutfak çıkarıyor. 

Hindistan, Orta Doğu, Çin ve Avrupa gibi farklı mutfaklardan etkilenmiş. Özellikle adalarda bu çeşitlilik daha yoğun görülüyor. Hatta Bali, Gili adaları gibi yerlerde turizmin de etkisiyle dünyanın farklı mutfaklarından gayet başarılı örnekler bulmak mümkün. Mesela, neredeyse Napoli ayarında pizzalar yedim. (Bence yıllar önce bir Massimo ada yerlilerine el vermiş olmalı)


Kahvaltıyla başlayalım. Tost ekmeği, tereyağı, reçel, domuz pastırması ve sosis, cheddar peyniri, yumurta, tropik meyve/meyve suyu bulacaksınız genelde. Zeytinle karşılaşma şansınız yok. Bu saydığım çeşitler turistler için zaten. Asıl kahvaltı anlayışlarında ise bize göre öğlen veya akşam yemeği olarak yenilen türden şeyler var: Noodle, Çin böreği, pirinç, tavuk, sebze sote gibi…

Yerel yemeklerde sıklıkla bulacağınız şey baharat olacak. Çünkü 100’ü aşkın baharat çeşidi kullanılmakta. Özellikle zencefilin kokusunu, tadını her yerde fazlasıyla alacaksınız. Bence yemeğin özgün tadını çok bastırdığı için sipariş verirken az konulmasını isteyebilirsiniz. 

Demir hindi ağacının meyvesi olan tamarind, Hindistan cevizi sütü, safran, köri, sarımsak, kişniş, limon yaprağı da çokça kullanılıyor. Chili biber ise hiç esirgenmiyor. Eğer acıyla aranız yoksa garsonu baştan uyarmakta fayda var. Çoğu yerde yemekler muz yaprakları üzerinde servis ediliyor. Sunumlar hep zarif bir şıklık içinde...

Pirinç bu mutfağın vazgeçilmez ürünlerden. Hemen her yemeğin yanında yağsız, tuzsuz haşlanmış pirinç geliyor. Kızarmış pilav, muz yaprağına pirinçle yapılan dolma, pirinç krakeri, soslu pilavlar gibi birçok çeşit mevcut tabi. Tofu da pek çok menüde yerini almış. 


Çorbalarda sebzeler, etler, deniz ürünleri büyük parçalar halinde kullanılıyor. Bu arada, deniz ürünlerini seviyorsanız bu ülke sizin için cennet olacaktır. 

Endonezya mutfağını tümüyle ele alırsam birkaç kitap çıkar. O yüzden sıklıkla karşılaşacağınız bazı yemeklerden bahsetmek istiyorum.

Nasi Goreng

Kızarmış pirinç olarak bilinen yemek. Haşlanıp soğutulan pirinç kavrulur. Kişniş, zencefil, soya sosu gibi malzemeler katılır. Et/tavuk/deniz ürünü/sebze ile yapılan seçenekleri bulunmakta.

Mie Goreng
Nasi gorengin Uzakdoğu eriştesi (noodle) ile yapılanıdır. Pirinç erişteli olanıysa benim favorim. Çünkü çok daha ince ve lezzetli.

Satay Soslu Tavuk/Et
Satay sos, fıstığın ezilmesi ve çeşitli baharatların eklenmesiyle hazırlanan nefis bir sos. Yine yerel baharatlarla marine edilmiş tavuk veya et şişlere geçirilip ızgarada pişiriliyor (bu pişirme usulüne de satay deniyor).  Satay sos, üzerine ya da yanına ilave ediliyor.

Rendang

Dünyanın en lezzetli 50 yemeği listesinde ilk sırada yer alıyor. Sığır etinin kol kısmından yapılıyor. Zencefil, kimyon, kişniş gibi türlü baharatlar, soğan, sarımsak, limon suyu, Hindistan cevizi sütü, esmer şeker vs. pek çok malzeme var.

Bebek Betutu
Bebek, Endonezya dilinde ördek demek. Yani muz yaprağına sarılı ördek yemeği. Ördek göğüslerinin tuz ve karabiber ile ovulduktan sonra tamarind suyunda marine edilmesiyle hazırlanıyor. Kırmızıbiber, zencefil, misket limonu, sarımsak, kişniş, badem, küçük kesilmiş limon yaprağı ve karabiber ile harmanlanıyor. Bu karışım muz yaprağına sarılıp fırında pişiriliyor.

Kelopon

Bu farklı tatlının yapımını Gili Air adasındaki Gili Cooking Classes’da öğrendim. Pirinç unu, palmiye şekeri, Hindistan cevizi sütü, taze Hindistan cevizi, yeşil gıda boyası ve birazcık tuz kullanılıyor. Cidden leziz... Bizzat yaptım ve yedim. Endonezya’da buna benzer pek çok özgün tatlıyla karşılaşacaksınız.

Yemeden dönmeyin:

Jimbaran sahilindeki restoranlarda o müthiş günbatımını seyredip deniz ürünleri yemeden…

Sokak satıcılarından bakso (bir tür köfte) almadan…

Sadece 2-3 saat süren ve yaptıklarınızı yiyebileceğiniz yemek kurslarına katılmadan…

Akşamları kurulan yemek pazarlarında türlü kokular içinde yemek yemeden,

Özellikle Bali’de dondurma sırasına girmeden…

Tüm tropikal meyveleri tatmadan, sularıyla hazırlanan kokteyllerden içmeden,

Ve, kahve çekirdeklerinin misk kedisi tarafından sindirilmesiyle yapılan Luwak kahvesinden içmeden dönmeyin…

MABEL KIZIII CAMDAN BAKIYOR


Çocukluğumun en tatlı yüzlerindendir "Mabel Kızı"... 


1947 yılında Mihail Payotis ve Haralambas Küçük Anastasiadi isimli iki cesur girişimcinin İstanbul Karaköy'de kurdukları imalathane ile başlar hikaye. 

Herşey hazır olup üretime geçecekleri zaman geldiğinde markanın isminin ne olacağı sorusu belirir. Birlikte çalıştıkları Fransız asıllı siyahi grafiker genç kıza fikrini sorarlar. Bu soru karşısında gururlanan kız, çikolataların çok lezzetli ve güzel olduğunu söyleyerek Fransızcada 'güzelim' anlamına gelen 'Mabel'i önerir. İki ortak da bu ismi çok beğenir. Kızın temsili resmi ise tüm ambalajları süsler.

1981'den bu yana Ahmet Tatlıcı'nın tecrübesi ve vizyonuyla yola devam ediliyor. 


Mabel'in yaklaşık 1 yıldır Ankara'da da bir mağazası var. Engin Yorulmaz çikolata işine gönül verenlerden. Tecrübeli ve işini titizlikle yapanlardan. 

Mabel, Belçika ve İsviçre çikolatalarıyla harmanlanan özel bir tarife sahip. Gerçek çikolata yağı ve kitlesi kullanılarak 48 saatlik yoğun bir konçlamadan geçiyor. 500 çeşit ürün var. Neredeyse tamamını Ankara mağazasında bulmak mümkün. Oturup kahvenizi de içebilirsiniz burada. Ayrıca fondü de yapıyorlar. 


Mağazada pek çok çeşit denedim. Çok yaratıcı ürünler  var. Karar veremeyenler için sürpriz seçenekler de bulunuyor. Fotoğraflarda denediğim çeşitlerin bazılarını göreceksiniz. Çikolata gibi çikolata yedim anlayacağınız. 

Evde kullanmak için kakao, damla çikolata, fondü çikolatası gibi ürünler de mevcut. Şekerleme çeşitleri de... Tabi nostaljik şemsiye çikolataları da unutmayayım.

Düğün, nişan, doğum gibi kutlamalar için özel paketler de hazırlanıyor. Hatta firmalara  kurumsal çalışmalar da yapılıyor. 

Mabel Ankara'nın dekoru ve kullanılan objelerle çocukluğuma döndüm bir yandan...


Fazlasıyla tatlı bir öğlen geçirdim kısacası. 


Ankara Mabel

Uğur Mumcu Cad. No:63/8
Gaziosmanpaşa / ANKARA
Tel : 0312 436 36 04






7 Haziran 2018 Perşembe

LİMONATTA BİTEZ


Limonatta Bitez, mandalina ağaçlarının içinde, sessiz, huzurlu, rengarenk bir mekan. Ve bir de o mis gibi ağaçların gölgesi sizi Bodrum’un sıcağından öyle güzel koruyor ki…

Giderken kahvaltı, sandviç vb. ağırlıklı bir menü bekliyordum. Ancak, kahvaltının alâsını bulmakla kalmayıp oldukça zengin bir menüyle de karşılaştım. Varır varmaz ilk işim ev yapımı limonatalarından içmek oldu. Limonata budur… Mekan isminin hakkını verdi bile😃

Yasemin hanım İstanbul’da yaşayan bir iş kadınıyken her şeyi bırakıp, Bodrum’a gelip, hep hayali olan burayı açmış. Mutfakta, eğitimli bir şef olan kızı ile birlikte çalışıyorlar.


Kahvaltıyla başlayalım. Gözünüzün doyacağı kesin çünkü sanırım 25 çeşit vardı. Hepsi özenle seçilmiş ya da bizzat kendileri tarafından hazırlanmış. El açması mercimekli börekleri, tiganisa dedikleri mayasız sade pişileri, favorim olan peynir lokumları harika… Bazlamayı da kendileri yapıyorlar. Zeytini Milas’ta özel olarak yaptırıyorlarmış. Peynir dört çeşit. Mandalina, havuç, kivi, muz gibi birçok reçel var. Hepsi kendi üretimleri ve en güzeli de az şekerliler. Özellikle, ilk kez denediğim muz reçeline bayıldım. Reçel yapmak için oldukça zor bir malzeme olan muzu nasıl dağılmadan koruduklarına da ayrıca şaştım ama tabi bu bir sır. Muhammara ve közlenmiş biberli sos da sabahları sevdiğim tatlardır. Bir yanım kesin Arap benim😊Kahvaltıya sucuklu yumurta da dahil. Siz ayrıca isterseniz de birçok farklı omlet ve sahanda yumurta çeşidi de mevcut. Bu zengin kahvaltı 40 TL. Tabi çay sınırsız…

Dediğim gibi menü zengin. Tostlar, salatalar, makarnalar, hamur işleri, etler, tavuklar, tatlılar… Ama ben size zeytinyağlılar ve ara sıcaklardan bahsedeyim. Daha önce hiçbir yerde yemediğim mezeleri tattım. 

Portakal soslu pazı kavurma, kabak sıyırtma, portakallı pırasa, kişnişli pancar, bezelyeli ve kuru kayısılı ıspanak, tahin soslu mantar (kuru kayısı ve üzümlü) ve mekanın özel tatlarından ana malzemesi pırasa olan Bediş… Hepsine bayıldım. Daha pek çok orijinal meze ve ara sıcak çeşidi var. Onları da siz keşfedin artık…


Ana yemeklerden yine mekana özel birkaç tat denedim: Kuş Yuvası, hardallı patates püresi eşliğinde domates soslu misket köfte. Limonatta Kebap ise yufkaya sarılı kıyma, yoğurt ve sosla servis ediliyor. Fırında kuzu tandırları da çok iyiydi. Çünkü ellerinin lezzeti kadar, etleri de gayet iyi. Yasemin hanım bu konuda en iyisi ile çalıştıklarını söylüyor ki sonuç zaten ortada.

Ufak bir not, tüm alkol çeşitleri mevcut… Gündüz olduğu kadar akşam için de harika bir seçim olacağına eminim. Özellikle de benim gibi Bodrum’un curcunasından hoşlanmayanlar için…

Gidin, hem güzel yemekler yiyin, hem de huzur bulun…

Hacı Ahmetler Mevkii
Pınarlı Cad. No:26 Bitez Köy içi
Tel: 0539 647 38 85



23 Mayıs 2018 Çarşamba

FAS

MAĞRİP’İN RENKLİ MOZAİĞİ: FAS


Bir gün yolunuz Fas’a düşerse, Afrika gibi sapsarı bir coğrafyayı, kültürün  nasıl rengarenk hale getirdiğini görebilirsiniz. 
Şaşırtıcı, gizemli,sıcak ve egzotik bir ülke burası... 

Berberiler’in atası kabul edilen Amazigh adında bir halkın varlığıyla başlayan Fas tarihi, Roma, Bizans, Emevi, İdrisi, Arap, Berberi gibi farklı birçok medeniyetin hakimiyetiyle ve etkisiyle şekillenmiş. Daha ilerleyen dönemlerde Avrupa nüfuzu başlar ve Fas, Fransız sömürgesi dönemine girer. Tüm bu istilalar, yönetim değişiklikleri Fas’ı geçmişte yormuş olsa da, bugünlere zengin bir kültür bırakmış. Farklılıklara rağmen yan yana yaşayabilmeyi öğrenmişler.  Ama ülkedeki kültürel çeşitlilik, asla birbirin
in içine geçmemiş. Mimari, dekorasyon ve renkler belki de bu yüzden bu kadar keskin ve çarpıcı.

Mağrip, batı anlamına geliyor. Bu Afrika’nın belli bir kısmı için kullanılan bir tanımlama. Tunus, Cezayir, Batı Sahra gibi Kuzey Batı Afrika ülkeleri Mağrip ülkeleri olarak anılıyor. Fas ise, en uzak batıdaki ülke...

Kültürel alt yapısı gibi, coğrafyası da ilginç. Yollar boyunca ilerlerken yüksek dağlar göreceksiniz. Atlas Dağları, tüm heybetiyle Fas’ın büyük kısmında kendini gösteriyor. Çoğunlukla çöl görmeyi beklerken şaşırmaya şimdiden başlıyorsunuz. Çünkü dağlık bölge, yeşilliği ve ağaçları da beraberinde getiriyor.  Ardıç, meşe, sedir görüyoruz buralarda. Ovalara ininceyse, zeytin ve sakız ağaçlarıyla karşılaşıyoruz.


Ülkenin resmi dili Arapça aslında. Devlet dairelerinde ise Fransızca kullanılıyor. Sokaklarda ise çeşit çeşit dil… Faslı küçük bir kız çocuğu anadili gibi Fransızca konuşurken, Berberiler pek bilinmeyen bambaşka dillerde anlaşıyorlar. Kuzey kesimlerde İspanyolca’ya da rastlanıyor. İngilizce ve burada yaşayan Avrupalıların da dilleri derken tam bir karmaşa yaşanacak diye düşünüyorsunuz. Ama öyle olmuyor. Farklılıklara rağmen iletişim kolayca yürüyor.

Fas’ın en büyük şehirleri, Rabat ve Kazablanka. Bunların yanı sıra 37 ayrı vilayet daha var.

Yıl içerisinde Fas’ın farklı yerlerinde pek çok farklı festival ve etkinlik düzenleniyor. Müzik (caz, tasavvuf, klasik, etnik…),  sinema, kitap, sanat, hoşgörü, Berberi kültürü, mutfak, bahçe sanatı, meyvecilik,  golf, ralli, maraton, gibi başlıklardan ilginizi çekenlere katılmanız mümkün.


Rabat: Atlas Okyanusu kenarında bir başkent

Palmiyeleri, kalesi, tarihî ve görkemli binalarıyla şık bir şehir. Fas’ın geneline göre modern bir yaşam sürüyor halk. Kral VI. Muhammed’in sarayı da burada. Beyazlı mavili binalardan oluşan dar sokaklar şehri süslüyor. Ayrıca Rabat, sörf meraklılarının da uğrak noktası olmuş.

Kazablanka:

‘Kazablanka’ filmiyle dünyanın ismen tanıdığı bu yer, Fas’ın en büyük şehri. Adı, ‘beyaz ev’ anlamına geliyor.  Şehrin genelinde otantik bir hava hissetmeniz pek mümkün olmayacak. Bir liman şehri olmasından ötürü, ülkenin en önemli ticaret merkezi. Kazablanka, Fransız sömürgesi döneminde ünlü bir Fransız mimar tarafından yeniden düzenlenmiş. O yüzden eski ve yeni bir arada. Limanın hemen yanında şehrin eski surlarıyla çevrelenmiş eski bir pazar var. Ancienne Medina’da türlü türlü şeyler satılmakta. Quartier Habous ise yeni çarşı olmasına rağmen çok daha zengin ürüne sahip ve otantik.
Kazablanka da Atlas Okyanusu kıyısında. La Corniche adı verilen uzun bir sahil şeridi var. Burada pek çok restoran, cafe ve bar bulunuyor. Okyanusun dalgalarını seyre dalmak için keyifli bir yer.  

Ama bu şehrin en göze çarpan yapısı, okyanusun doldurulan kısmına inşa edilmiş olan II. Hasan Camii… Fas Kralı II.Hasan’ın 1989’daki 60.doğum gününe yetiştirmek için yapımına başlanmış. Binlerce işçinin gece gündüz çalışmasına rağmen ancak 1993’te tamamlanmış. İçi ve dış meydanı ile birlikte aynı anda burada 105 bin kişi namaz kılabiliyor. Mekke’den sonra dünyanın en büyük  ikinci camisi. Dikdörtgen minaresi ise tam 210 metre yüksekliğinde.
Kazablanka’dan ayrılmadan, Rick’s Cafe’ye uğramak gerek. Kazablanka fimindeki kafenin aynısı olan işletmede ünlü parça ‘As Time Goes By’ı dinleyin derim.


Binbir gece masallarının içinde bir şehir: Marakeş

Benim gibi Kazablanka’dan sonra Marakeş’e geçerseniz, aradaki fark sizi de etkileyecektir. Marakeş Fas’ın ilk başkenti aslında. Arap mimarisinin  çarpıcı örnekleri, çölün kızıl kumuyla kendini iyice göstermiş. Her yer renkli, her yer canlı, herkes telaşlı. Berberiler hariç. Akıp giden Marakeş yaşamının içinde kapüşonlu pelerinleriyle zamanın içinde durmuş gibiler. Tarih boyunca oldukları gibi yani bildikleri gibi yaşıyorlar.  
Şehrin sokaklarında kaybolanlar için Koutoubia Cami’nin dev minaresi bir rehber olacaktır. 12. Yüzyılda yapılmış bu cami Marakeş’le bütünleşmiş. Dar El Makhzen (Kraliyet Sarayı), El Badi Sarayı, Bahia Sarayı da görülmeye değer yapılar.

Marakeş’e geldiğinizde uzaklardan bir yerlerden vurmalı çalgıların seslerini duyacaksınız. O sesleri takip ederseniz, kendinizi Djemaa El Fna yani Kıyamet Meydanı’nda bulursunuz. Kıyamet kelimesi herkesin toplandığı yer anlamında kullanılmış. İşte şehrin ruhunu yakalayacağınız yer. Gizem, büyü, geçmiş, gelecek ve yaşam. Hepsi burada. Gece ayrı, gündüz ayrı bir çehresi var meydanın. Yerel halktan müzisyenler, müziğiyle sepetinden kobra çıkaranlar, etnik dansçılar, şempanzeli adamlar, meyve suyu satıcıları, at arabaları, falcılar… Hepsi bu meydanda. Bir yandan tütsü kokuları geliyor, bir yandan açıkta yapılan ızgara etlerin kokusu… Onca farklı ses ve koku sizi yormuyor, aksine bu akış içinde sizin de ruhunuz Marakeş’le bir oluyor. Meydanın arkasındaki Souk adı verilen eski çarşı, alışveriş için ilk adres olmalı. Fas’ın kültürel yapısına ait her tür obje, giysi ve ürünü bulabilirsiniz. Ara sokaklardaki antikacılarda olağanüstü parçalarla karşılaşabilirsiniz. Para biriminin ‘dirhem’ olduğu Fas’ta sıkı pazarlık etmeyi sakın unutmayın. Bu şehrin görülmesi gereken bir diğer yeri de Jardin Majorelle. 13 dönümlük kocaman bir botanik bahçe burası. Yüzyıl kadar önce Fransız sanatçı Jaacques Majorelle dizayn etmiş. Fas mimarisiyle harmanlanan bahçe, gerçekten göz alıcı. Marakeş, daha pek çok özelliğiyle hafızalardan kolay silinmeyecek bir yer.

Fas’ı yaşamak için Fes’e uğrayın…

Berberilerin geleneğine göre ülke, başkentinin adıyla adlandırılırmış. Bir zamanlar Fas Sultanlığı’nın başkenti olan Fes, ülkeye ismini de vermiş. Tıpkı Marakeş’in de başkent olduğu dönemlerde, Fas’ın Morocco olarak anılması gibi. Fes, ülkenin tüm tipik özelliklerini taşıyor. Arap şehri olduğu için mutfağında Endülüs tarzı baskın. Şehri ikiye bölen uzun surlar ve camiiler hemen göze çarpıyor. Surların içinde kalan kısım Eski Şehir, diğer adıyla Medina. Medina’nın birçok kapısı var. Onlardan birinden içeri girin ve dar sokaklarda kaybolun.


Dünyanın En Büyük Sıcak Çölü: Sahra

9 milyon km2 lik dev bir çöl burası. Bu alan içerisinde Fas’ın da toprakları yer alıyor. Sahra, bir başkalık katıyor Fas’a. Devasa kum tepeleri, sarı bir okyanus gibi kum dalgaları, serin çöl gecelerinde dokunabilecekmişsiniz gibi görünen yıldızlarıyla uçsuz bucaksız Sahra… Çölün her kum taneciği size hayatın gelip geçiciliğini anımsatıyor. Ve bu yüzden yaşamlarımızın kıymetini....
Çöl yaşamının sertliğini biraz olsun deneyimlemek isteyenler, gündüz deve üzerinde yolculuk yapıp, akşam Berberi çadırlarında konaklayabiliyor. Fas’ın ruhunu anlayabilmek için bu özel ve mistik bir deneyim.

Fas Mutfağı:

Daha çok Arap yemeklerinin tadını hissedeceğiniz bu mutfak, Fransız, İspanyol ve İtalyan mutfaklarından da etkilenmiş. Hatta İranlıların da katkısı olmuş. Böylece egzotik ve ilginç bir mutfak ortaya çıkmış. Bu arada, Fas’ta ciddi bir meyve ve taze meyve suyu tüketimi var. Bu çok güzel alışkanlık, ülkenin hemen her yerinde karşınıza çıkıyor. Ayrıca taze sebzelerin bolluğu ve çeşitliliği de göze çarpıyor. Pek çok meze bunlarla hazırlanıyor.

 Dört adet temel ve özel yemekle tanışıyoruz burada:

Harira çorbası: Et suyu, mercimek, domates ve nohut ile yapılıyor. Sebze suları ve baharat takviyesiyle de iyice lezzetleniyor. Enerji veren ve tok tutan bir yemek.

Tajin (Tagine):
Tajin aslında bir pişirme tekniği. Temel malzemesi, et, tavuk, balık, köfte ya da sebze olabiliyor. Pek çok restoranda rastlayacağınız, kapağı huni şeklinde güveç kaplarda ve yavaş yavaş pişiriliyor. Ana malzemelerden birine uygun düşecek sebzelerle ve tabi ki baharatlarla destekleniyor. Tajinde kombinasyonlar çeşit çeşit. Ayvalı ve bamyalı kuzu etini tajin tekniğiyle deneyin mutlaka.

Kuskus (Couscous):

Aslında kuskusu biz de iyi biliyoruz. Ancak buradakiler boyut olarak oldukça küçük. Zaten böylesi makbulmüş.  Birçok tahılın inceltilmesi ile yapılıyor kuskus. Pişirilirken de üzerine et, tavuk, sebze ilave ediliyor.

Pastilla:

Daha çok bayramlar ve özel günlerde yapılıyor. İncecik yufkanın içine tavuk, güvercin ve iç pilav konuluyor. Aslında bir tür börek de diyebileceğimiz pastillanın iç pilavında ise çekilmiş badem, kuru üzüm, tarçın, bal ve maydanoz var. Yani hem tatlı hem tuzlu bir yemek.

Bunların yanı sıra pek çok ilginç yemeğe ve tatlıya da rastlayacaksınız. Farklı tatların karışımlarına meraklı olanlar için renkli bir mutfak Fas.

Marakeş sokaklarında salyangoz çorbası satanlar göreceksiniz. Seviyorsanız ayaküstü yemeden geçmeyin.  

Tatlılara gelince..,  Chebakia bir hamur tatlısı. Mayalı hamura baharatlarla lezzetlendirilip kızartılmasıyla yapılıyor. Üzerine de şerbeti dökülüyor.

Tatlılardan biri de sellou... Denemek isteyenler için tarifi şöyle:

Sellou
Malzemeler (8 kişilik):

* 2.5 su bardağı un
* 2 su bardağı çiğ badem
* 1 su bardağı çiğ susam
* 1/2 su bardağı bal
* 1 su bardağı pudra şekeri
* 3/4 su bardağı erimiş tereyağı
* 1 tatlı kaşığı anason
* 1 tatlı kaşığı tarçın
* Üzerine; pudra şekeri ve badem

Hazırlanışı: Fırınınızı 180 derecede ısıtın. Unu geniş bir fırın kabına koyun ve 5 dakikada bir karıştırarak 40 dakika rengi koyulaşana kadar kavurun. Yapışmayan tavada, badem, susam ve anasonu 20 dakika, kısık ateşte kavurun. Kavrulan karışımdan 1 çay bardağı ayırın ve kalanı mutfak robotunda un gibi öğütün. Öğüttüğünüz karışıma, irice dövdüğünüz kalan bademli karışımı, tarçını, pudra şekerini, fırınladığınız unu, bal ve tereyağını karıştırın, elinizle yoğurun. Arzu ettiğiniz bir kaseye bastırarak yerleştirin. Ters çevirin, badem ve pudra şekeri serperek servis edin.


Bunları da Yapmadan Dönmeyin:


  • Fes’teki Medina Çarşısı’nda ünlü Fes porselenlerinin  atölyelerini görmeden,
  • Essaouira şehrindeki özel tasarımlı kafelerinde nane çayı içmeden,
  • Chefchouen şehrinde, İspanya Yahudilerinin, Tanrı’nın ve cennetin rengi dedikleri maviye boyadıkları evleri görmeden,
    • Fas’ın geleneksel rengarenk babouche (babuş) larını denemeden…
  • Fas’a özgü argan ağaçlarından yapılan organik ürünlerden almadan,
  • Evde tajin denemek için orijinal güveç kabı almadan,
  • Kuskusun kuru üzümlü ve tarçınlısını yemeden,
  • Berberilerin kapüşonlu pelerinlerinden satın alıp, sokakları öyle gezmeden,
  • La Corniche sahilinde (Kazablanka) gün batımını seyretmeden,
  • UNESCO Dünya Listesinde olan Volubilis arkeolojik alanını görmeden,
  • Evlenmeyi konu alan Imilchil Moussem festivaline katılmadan,
  • Atlas dağlarının doğu tarafındaki muhteşem Todgha Gorge kanyonunu görmeden,
  • Cebelitarık kıyısında yer alan Tanca şehrini gezmeden…